inanc

Posted on September 19th, 2008 in Uncategorized by masnet

1212131987dua

            

RESULULLAH’IN (s.a.v.)

DUA İLE İLGİLİ SÖZLERİ 

 

 

 

 

duayı çoğaltın.”

 

 

 

 

üç kişi vardır: Zulme uğrayan mazlumun duası,
misafirin duası ve babanın çocuğun

olan duası.”

 

melekler, dua eden kişi için de

“Âmin! Aynısı sana da olsun!”

www_antoloji_com_925132_163

                        

YÂ RABBİM

Biz her seferinde SENi unutsakta, biliyoruz

ve hissediyoruz ki

SEN hiçbir zaman bizi unutmadın! Bazen oluyor ki geç hatırlıyoruz SENi… Kafamızı duvarlara vurunca, herşey geç

kalmaya yakınken, yanımızdaki herkesin, hatta kendinin bile

kendine yetersiz kaldığı

zaman sadece SENSİN aslında bana yâr olan dediğim zaman. ALLAH’ım AMENTÜ esaslarıyla açıyorum

yüreğimi… SANA ve RASÛLÜNE!.. Beni bana bırakmamanın büyüklüğünü yaşayarak…  ”Bir kulum Bana dua etmezse Bana cefa etmiş olur ama eğer Bana dua ederde Ben onun duasını

kabul etmezsem Ben ona cefa etmiş olurum ki Ben kuluma

hiç cefa etmem!! ” Hep bunun arkasına sığınarak açıyorum

ellerimi ve yüreğimi

sana doğru. Buradaki merhametin kollarına atarak

kendimi seccadeye, kapanıyorum her seferinde… Senin verdiklerini sonuna kadar

hakkıyla yaşamak istiyorum!.. SENi sevmek nedir?… SEN de yok olmak nedir?.. Öğret ve yaşat… Verdiğin musibetlere karşı dik

durabilmeyi, acizliğimi yaşa

yarak nasip et ALLAH’ım… SENden başkasını gönlümden al. SENi incitecek her davranıştan beni uzak tut! Beni Kur’an a mahkum,Kur’an’ı

bana hakim kıl RABBİM!… Amin..

untitled     Ya Râb!.. Kapına geldim, ölümle geldim…

Eli boş, kalbi kara, yüzü kara geldim. * * * Dünya avuttu beni, oyaladı, eğlendirdi.

Türlü ziynetiyle kendine çekti. Ben de daldım ona, unuttum seni,

unuttum kendimi, unuttum öleceğimi… Ama bak şimdi ölüm geldi, buldu beni… * * * Kimse etmedi bana, kendimin ettiğini…

Ben kimseyi değil, ancak kendimi kandırdım. Şeytana uydum, nefsime kandım.

“Ebedî yaşayacaksın!..” diye kendimi inandırdım. Yarına dâir ne planlar yaptım,

ne hülyalara daldım. Ancak bir akşam, güneş kızıl eteklerini daha

toplamamıştı ki, çalındı kapım… * * * Oysa daha yapacak ne çok işim vardı,

tadacak ne kadar lezzet, gezecek ne çok yer, toplayacak ne kadar güzellik vardı. Elimde neler vardı, neler… Ama hiçbiri yetmezdi.

 

Gözüm hep başkalarınınkine kayar dururdu. Lâkin gözüm şimdi kendi yaptıklarına sâbitlendi. * * * Meğer ne kadar az iyilik yapmışım, ne kadar da az

başkalarını düşünmüşüm.   Hayatımı ne kadar da gafletle geçirmişim.

Gençliğimi, zindeliğimi, gücümü, kuvvetimi, aklımı, zekâmı ne kadar

da boş yere heder etmişim. Artık nâfile… Geçen geçiyor, giden dönmüyor. * * * Pişman olasım geliyor, ama artık o da nâfile…

Ölüm geldi, hayat bitti. Son perde indi ve gerçek hayat başladı. Benim yazdığım,

kurgusunu yaptığım, sahneye koyduğum ve şimdi izleyeceğim hayat!.. “Keşke”si olmayan, gizlisi olmayan, dönüşü olmayan,

müsveddesi olmayan hayat!.. * * * Kapına geldim, ölümle geldim…

öldüm de geldim. Eli boş, kalbi kara, yüzü kara geldim. Afvına geldim, lütfuna geldim, sana geldim; Yâ Rab!.. Her Durumda Ölümü Anmanın Fazileti Dünyaya dalan, dünyaya aldanan, şehvetlerine köle

olan bir kimsenin kalbi şüphesiz ki ölümün zikrinden gaflet gösterir. Ölümü hatırlamaz.

Kendisine ölüm hatırlatıldığında bunu hoş karşılamadığı gibi ölümden nefret eder.

Onlar o kimselerdir ki Allah onların hakkında şöyle buyurmuştur: “De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak

sizi bulacaktır! Sonra hem gizliyi hem de aşikârı bilen (Allah’a) döndürüleceksiniz.

O size (bütün) yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma, 8)   İnsanlar, yâ dünyaya dalan veya tevbe edip başlayan

veyahut da sonuna varan bir ariftir.   Dünyaya dalan kimse ölümü hatırlamaz.

Eğer hatırlarsa elinden kaçırdığı dünya için üzüldüğünden dolayı hatırlar. Onun zemmiyle meşgul olur.

Bu kimseyi, ölümü hatırlaması Allah’tan daha da uzaklaştırır.   Hz. Huzeyfe ölüm döşeğinde iken şöyle demiştir:

“Bir dosttur ki fakirlik üzerine geldi. Gelmesinden pişman olan kurtulmasın. Yâ Rab!

Eğer katında fakirlik zenginlikten, hastalık sıhhatten, ölüm yaşamaktan daha

sevimliyse ölümü bana kolaylaştır ki sana kavuşayım.” Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmaktadır:   ”Lezzetleri kesip yıkan ölümden çokça bahsedin!”   Hadisin mânâsı: “Onu anmakla lezzetleri bulandırın ki lezzetlere olan meyliniz kesilsin. Dolayısıyla Allah’a yönelmiş olasınız!” Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur:   ”Eğer hayvanlar, ölüm hakkında ademoğlunun

bildiğini bilseydiler insanlar onlardan semiz bir et yiyemezlerdi.” (Beyhâkî) Hz. Âişe (r.a.) şöyle sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü! Şehidlerle

beraber haşrolunacak bir kimse var mı?” Hz. Peygamber cevap olarak şöyle dedi.   ”Evet! yirmi dört saatte yirmi defa ölümü anan bir kimse!” Bütün bu faziletlerin sebebi ölümün anılmasındandır.

Ölümün anılması da aldanış evinden uzaklaşmayı ve ahiret için hazırlıklı bulunmayı gerektirir.

Ölümden gaflet ise; insanı, dünyâ şehvetlerine dalmaya davet eder.

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:   ”Mü’minin hediyesi ölümdür” Bunu şu hikmete binaen söylemiştir.
“Dünya mü’minin hapishanesidir. Çünkü mü’min, dünyada nefsinin şiddetinden,
şehvetlerinin riyazetinden, şeytanın müdafaasından ötürü sıkıntıdadır.
Bu bakımdan ölüm onun
için bu azaptan kurtulmaktır. Kurtuluş ise, onun hakkında hediyedir; zira Hz. Peygamber
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:

  ”Ölüm her müslüman için kefarettir.” Enes’in rivayetine göre
Hz. Peygamber (s.a.v)
şöyle buyurmuştur.   ”Ölümün zikrini çokça yapın! Çünkü ölümü anmak günahtan siler.
Dünyayı gözünüzde küçülterek kıymetsiz kılar. Ayırt edici olarak ölüm kafidir.
Vaiz olarak ölüm yeter.”
Image Hosted by ImageShack.us

SABIR VE ŞÜKÜR
 

Sabır; gerçekleşmesi için zaman gereken  ya da insana katlanması zor gelen durumlar karşısında, bekleyebilme ve dayanabilme gücüdür.   Şükür ise; bir iyilik, yardım veya elde edilen bir nimet için teşekkür etmektir. Onun değerini bilmektir.   İnsan acelecei bir varlıktır, sabırsızdır. Bir şey istedi mi, hemen oluversin ister. Oysa hayat bazen öyle zorluklarla doludur ki, istenilen bir şey içi günler, aylar ve hatta bazen yıllar geçmesi gerekebilir.   Diğer taraftan insan, çok az şükreden bir varlıktır. Hep daha iyisini ve daha fazlasını ister. Gerçi bir şeyin daha iyisini ve daha fazlasını istemek kötü bir şeydir değildir. Ancak, elde edilen için şükretmek, ardından daha iyisini ve daha fazlası için çalışmak gerekir.   Görülüyor4u ki, sabır ve şükür insan davranışları için önemli iki kavramdır. İnsan, bütün ömrü boyunca sabretmesini ve şükretmesini bilmelidir. Çoğu insan, sabırsızlığı yüzünden, çalıştığının karşılığını alamaz; daha azıyla yetinmek zorunda kalır. Oysa, yüce Allah Kur’an’da insanlara sabırlı olmalarını tavsiye etmektedir. Sabredenlere de cennet müjdesi vermektedir.   Darlık ve zorluk zamanlarında sabredemeyen insanlar, bolluk ve kolaylık zamanlarında şükretmesini de bilmezler. Başlarına bir bela veya musibet geldiğinde, bir işte başarısız olduklarında, Allah’a şikayette bulunurlar. “ Ya Rabbi, ne suçum vardı ki, bu benim başıma geldi.” Gibi sözlerle sızlanırlar. Rahat ve huzura kavuştuklarında ise, sanki

Allah’ı unutuverirler; şükretmeyi hiç akıllarına bile getirmezler. İşte böyle davranışlar, Allah tarafından insanın eksikliği ve nankörlüğü olarak ifade edilmektedir. Allah, bir ayette şöyle buyurmaktadır:   “ İnsanlar, bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek, O’na yalvarırlar. Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet tattırınca, bakarsınız ki, onlardan bir grup yine Rablerine ortak koşmaktadırlar.”  Rum Suresi ayet 30/33   Allah, her türlü işte sabır göstermemizi ve kendisinden ümit kesmememizi istemektedir. Unutmamalıyız ki, bu dünya geçicidir. Bir de ahiret hayatı vardır.
Sabredip şükredenler Allah katında daha değerlidirler. Bunun karşılığını,
hem bu dünyada hem de ahiret hayatında, kat kat göreceklerdir.   Kur’an’da, bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu bildirilmektedir.
Bu imtihanı başarmak için önce çok çalışmak, arkasından da sabırlı olmak ve şükretmek gelmektedir.
Hastalıklara, fakirliğe, felaketlere, savaşlara karşı önce elden geleni yapmak ve sabırlı olmak gerekir.
Zenginlik, huzur, sağlık, barış gibi nimetler için de şükredilmelidir.     Selam ve Dua ile Image Hosted by ImageShack.us   AHİRET GÜNÜNE İMAN   Ahiret gününe inanmak, Allah’ın bir emridir. ahirete inanmayan birinin imanı zarar görür; inanmış sayılmaz. Çünkü ahirete iman, Allah’ın adaletinin gerçekleşmesine iman etmektir. ahirete iman, ruhun ölümsüzlüğüne ve insanın ebedi yaşamasına imandır.
Bir ayette şöyle buyurulmaktadır: “ Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalan sayan kimsenin bütün işleri boşa gitmiştir…   Araf suresi, ayet 147   İnsanoğlunun yok olmama ve ebedi yaşama isteğine ahiret hayatından başka cevap bulmak imkansızdır. Bunun yanında, insanlar yer yüzünde çok sıkıntı çekmektedirler. Fakat, birçok insan, bu çektiklerinini karşılığını gereğince anlamamaktadır.
Birçok kişi haksız yere ceza görmekterdir. Eğer ahiret hayatı olmasaydı,
yeniden dirilme ve yaptıklarınıznın karşılığını görme olmasaydı, bunca sıkıntılara 
katlanmanın bir anlamı kalmazdı. O zaman ölmek her şeyden kurtulmak olurdu.
Dünya hayatının tadı tuzu kalmazdı. Değeri olan tek şey, herkesin, bir başkasını

düşünmeden rahatça yaşaması olurdu.   Ahiret inancı, insanın kalbindeki kanun gibidir. Bu öyle bir güçtür ki, hiçbir kanunun olmadığı yerde, insanı kontrol eder, yanlışlıklar yapmasını önler.   İslam inancına göre, bu dünya bir imtihan yeridir. İnsanlar; inanç, iyilik ve güzellik, kötülüklerden sakınma konularında imtihan olmaktadır. İşte, ahiret inancı bu imtihanı kazanmak için gereklidir.   Burada, insanın aklına takılan bir tek soru vardır: İnsan ölünce mezara konuluyor ve çürüyüp gidiyor. Bu çürümüş bedenler nasıl diriltilecektir? Bu soru çok sorulmuştur. Mekkeli müşrikler de aynı soruyu peygamberimize yöneltmişlerdir. Hatta, çoğu, buna akıl erdiremedikleri için inanmamışlardır. Bu konuda, yüce Rabbimiz Kur’an’ da şöyle buyurmaktadır.   “ İnsan görmüyor mu ki, biz onu bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki açıkça isyan ediyor. Kendi yaratılışını unutup bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve şu çürümüş, dağılıp gitmiş kemikleri kim yeniden diriltecek? diyor. De ki; onları ilk defa yaratmış olan diriltir. Çünkü o, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir. Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran o’dur. İşte siz, ateşi ondan yakıyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Onların benzerlerini yaratmaya her zaman elbette kâdirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen bir yaratıcıdır.  Yasin Suresi ayet 77 – 81   Image Hosted by ImageShack.us NAMAZDA KALB HUZURU  

Namaz kıldığı yerde kalbini meşgul edecek bir şey görmek veya bir ses
duymak namazda kalbin gafletine sebep olur. Kalb göze ve kulağa tabidir.
bunun çaresi, hiç ses olmayan bir yerde namaz kılmaktır.
 
Gafletin diğer sebebini zihin ve fikir dağınıklığıdır. unun tedavisi daha güçtür.
Bu da iki şekilde olur:
 
   Biri, kalbi meşgul eden bir işten doğar. Bunun çaresi,
önce işi yapmak , sonra namaza durmaktır.
Peygamber efendimiz (s.a.v) buyurdu ki:
“Yemek hazır olunca ve namaz
vakti ise, önce yemeği yiyiniz.”
 
Bunun gibi, eğer bir kimseye bir söz söyleyecekse,
önce o sözü söylemeli, kalbi onu düşünmekten kurtarmalıdır.
 
Diğeri, kalbi çeşitli düşüncelerin kaplamasından
meydana gelir. Bunun çaresi, -okuduğu Kur’an-ı Kerim ve
tesbihlerin mânâsını düşünerek- meşgul eylemektir.
Onların manasını düşünür ve bu düşünce ile de gideremezse;
bu düşünceye hangi şey sebep olduysa
onu söylemeli ve ondan kurtulmalıdır.
 
Namazdan önce Allâhü Teala’yı
hatırlamak kalbde galip gelmiyorsa,
namazda da kalbi hazır olmaz. gelen
düşüncelerden namaz da da olsa kurtulamaz.
Allâhü Teala’yı hatırlamaya kalbi hazırlamak için
dünyadan kendisine yetecek kadarı ile
iktifâ ( yetinip ) edip meşguliyetlerini azaltmalıdır.
Farzlardan evvel kılacağı, mesela
dört rek’atlik bir namaz ile kalbi namaza hazırlamalıdır.


Create a free edublog to get your own comment avatar (and more!)

Post a comment

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture.
Anti-Spam Image