inanc
RESULULLAH’IN (s.a.v.)
duayı çoğaltın.”
“Âmin! Aynısı sana da olsun!”
YÂ RABBİM
Biz her seferinde SENi unutsakta, biliyoruz
ve hissediyoruz ki
SEN hiçbir zaman bizi unutmadın! Bazen oluyor ki geç hatırlıyoruz SENi… Kafamızı duvarlara vurunca, herşey geç
kalmaya yakınken, yanımızdaki herkesin, hatta kendinin bile
kendine yetersiz kaldığı
zaman sadece SENSİN aslında bana yâr olan dediğim zaman. ALLAH’ım AMENTÜ esaslarıyla açıyorum
yüreğimi… SANA ve RASÛLÜNE!.. Beni bana bırakmamanın büyüklüğünü yaşayarak… ”Bir kulum Bana dua etmezse Bana cefa etmiş olur ama eğer Bana dua ederde Ben onun duasını
kabul etmezsem Ben ona cefa etmiş olurum ki Ben kuluma
hiç cefa etmem!! ” Hep bunun arkasına sığınarak açıyorum
ellerimi ve yüreğimi
sana doğru. Buradaki merhametin kollarına atarak
kendimi seccadeye, kapanıyorum her seferinde… Senin verdiklerini sonuna kadar
hakkıyla yaşamak istiyorum!.. SENi sevmek nedir?… SEN de yok olmak nedir?.. Öğret ve yaşat… Verdiğin musibetlere karşı dik
durabilmeyi, acizliğimi yaşa
yarak nasip et ALLAH’ım… SENden başkasını gönlümden al. SENi incitecek her davranıştan beni uzak tut! Beni Kur’an a mahkum,Kur’an’ı
bana hakim kıl RABBİM!… Amin..
Ya Râb!.. Kapına geldim, ölümle geldim…
Eli boş, kalbi kara, yüzü kara geldim. * * * Dünya avuttu beni, oyaladı, eğlendirdi.
Türlü ziynetiyle kendine çekti. Ben de daldım ona, unuttum seni,
unuttum kendimi, unuttum öleceğimi… Ama bak şimdi ölüm geldi, buldu beni… * * * Kimse etmedi bana, kendimin ettiğini…
Ben kimseyi değil, ancak kendimi kandırdım. Şeytana uydum, nefsime kandım.
“Ebedî yaşayacaksın!..” diye kendimi inandırdım. Yarına dâir ne planlar yaptım,
ne hülyalara daldım. Ancak bir akşam, güneş kızıl eteklerini daha
toplamamıştı ki, çalındı kapım… * * * Oysa daha yapacak ne çok işim vardı,
tadacak ne kadar lezzet, gezecek ne çok yer, toplayacak ne kadar güzellik vardı. Elimde neler vardı, neler… Ama hiçbiri yetmezdi.
Gözüm hep başkalarınınkine kayar dururdu. Lâkin gözüm şimdi kendi yaptıklarına sâbitlendi. * * * Meğer ne kadar az iyilik yapmışım, ne kadar da az
başkalarını düşünmüşüm. Hayatımı ne kadar da gafletle geçirmişim.
Gençliğimi, zindeliğimi, gücümü, kuvvetimi, aklımı, zekâmı ne kadar
da boş yere heder etmişim. Artık nâfile… Geçen geçiyor, giden dönmüyor. * * * Pişman olasım geliyor, ama artık o da nâfile…
Ölüm geldi, hayat bitti. Son perde indi ve gerçek hayat başladı. Benim yazdığım,
kurgusunu yaptığım, sahneye koyduğum ve şimdi izleyeceğim hayat!.. “Keşke”si olmayan, gizlisi olmayan, dönüşü olmayan,
müsveddesi olmayan hayat!.. * * * Kapına geldim, ölümle geldim…
öldüm de geldim. Eli boş, kalbi kara, yüzü kara geldim. Afvına geldim, lütfuna geldim, sana geldim; Yâ Rab!.. Her Durumda Ölümü Anmanın Fazileti Dünyaya dalan, dünyaya aldanan, şehvetlerine köle
olan bir kimsenin kalbi şüphesiz ki ölümün zikrinden gaflet gösterir. Ölümü hatırlamaz.
Kendisine ölüm hatırlatıldığında bunu hoş karşılamadığı gibi ölümden nefret eder.
Onlar o kimselerdir ki Allah onların hakkında şöyle buyurmuştur: “De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak
sizi bulacaktır! Sonra hem gizliyi hem de aşikârı bilen (Allah’a) döndürüleceksiniz.
O size (bütün) yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma,
İnsanlar, yâ dünyaya dalan veya tevbe edip başlayan
veyahut da sonuna varan bir ariftir. Dünyaya dalan kimse ölümü hatırlamaz.
Eğer hatırlarsa elinden kaçırdığı dünya için üzüldüğünden dolayı hatırlar. Onun zemmiyle meşgul olur.
Bu kimseyi, ölümü hatırlaması Allah’tan daha da uzaklaştırır. Hz. Huzeyfe ölüm döşeğinde iken şöyle demiştir:
“Bir dosttur ki fakirlik üzerine geldi. Gelmesinden pişman olan kurtulmasın. Yâ Rab!
Eğer katında fakirlik zenginlikten, hastalık sıhhatten, ölüm yaşamaktan daha
sevimliyse ölümü bana kolaylaştır ki sana kavuşayım.” Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmaktadır: ”Lezzetleri kesip yıkan ölümden çokça bahsedin!” Hadisin mânâsı: “Onu anmakla lezzetleri bulandırın ki lezzetlere olan meyliniz kesilsin. Dolayısıyla Allah’a yönelmiş olasınız!” Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: ”Eğer hayvanlar, ölüm hakkında ademoğlunun
bildiğini bilseydiler insanlar onlardan semiz bir et yiyemezlerdi.” (Beyhâkî) Hz. Âişe (r.a.) şöyle sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü! Şehidlerle
beraber haşrolunacak bir kimse var mı?” Hz. Peygamber cevap olarak şöyle dedi. ”Evet! yirmi dört saatte yirmi defa ölümü anan bir kimse!” Bütün bu faziletlerin sebebi ölümün anılmasındandır.
Ölümün anılması da aldanış evinden uzaklaşmayı ve ahiret için hazırlıklı bulunmayı gerektirir.
Ölümden gaflet ise; insanı, dünyâ şehvetlerine dalmaya davet eder.
Sabır; gerçekleşmesi için zaman gereken ya da insana katlanması zor gelen durumlar karşısında, bekleyebilme ve dayanabilme gücüdür. Şükür ise; bir iyilik, yardım veya elde edilen bir nimet için teşekkür etmektir. Onun değerini bilmektir. İnsan acelecei bir varlıktır, sabırsızdır. Bir şey istedi mi, hemen oluversin ister. Oysa hayat bazen öyle zorluklarla doludur ki, istenilen bir şey içi günler, aylar ve hatta bazen yıllar geçmesi gerekebilir. Diğer taraftan insan, çok az şükreden bir varlıktır. Hep daha iyisini ve daha fazlasını ister. Gerçi bir şeyin daha iyisini ve daha fazlasını istemek kötü bir şeydir değildir. Ancak, elde edilen için şükretmek, ardından daha iyisini ve daha fazlası için çalışmak gerekir. Görülüyor4u ki, sabır ve şükür insan davranışları için önemli iki kavramdır. İnsan, bütün ömrü boyunca sabretmesini ve şükretmesini bilmelidir. Çoğu insan, sabırsızlığı yüzünden, çalıştığının karşılığını alamaz; daha azıyla yetinmek zorunda kalır. Oysa, yüce Allah Kur’an’da insanlara sabırlı olmalarını tavsiye etmektedir. Sabredenlere de cennet müjdesi vermektedir. Darlık ve zorluk zamanlarında sabredemeyen insanlar, bolluk ve kolaylık zamanlarında şükretmesini de bilmezler. Başlarına bir bela veya musibet geldiğinde, bir işte başarısız olduklarında, Allah’a şikayette bulunurlar. “ Ya Rabbi, ne suçum vardı ki, bu benim başıma geldi.” Gibi sözlerle sızlanırlar. Rahat ve huzura kavuştuklarında ise, sanki
Post a comment